
Salon’da yeni sezon, ünlü caz triosu Medeski, Martin & Wood’un vereceği iki konserle başlıyor. Chivas Jazz Knights serisi kapsamında, 25 Eylül Cumartesi saat 22.30 ve 26 Eylül Pazar saat21.30’da sahne alacak Medeski, Martin & Wood, iki gece üst üste cazseverleri cazdan rock vefusion’a uzanan müzikal bir yolculuğa çıkaracak.
Tuşlu çalgılarda John Medeski, vurmalılarda Billy Martin ve basta Chris Wood’dan oluşan MMW, 1991 yılında Brooklyn’de kurulduğundan bu yana esin kaynağını grup üyelerinin farklı arka planlarından alarak, zengin harmoniler ve güçlü melodilerle bezeli eşsiz bir tarzla çalışmalarına devam ediyor. Önce küçük ve bağımsız plak şirketleriyle, sonra da Blue Note gibi büyük bir isimle çalışan Medeski Martin & Wood bugüne dek aralarında çocuk müziklerinden oluşan “Let’s GoEverywhere” albümünün de bulunan 12’yi aşkın albüme imza attı. 1998 yılında 5. Uluslararasıİstanbul Caz Festivali kapsamında bir konser veren Medeski Martin & Wood, uzun bir aradan 25 ve 26 Eylül tarihlerinde Salon’da İstanbullu hayranlarıyla yeniden buluşacak.
Medeski, Martin & Wood konserleri, Salon’un hareketli yeni sezon programının da habercisiniteliğinde… Açıldığı günden itibaren İstanbullu sanatseverlerden büyük ilgi gören performans mekanı Salon, yenilenen tasarımıyla, sanatseverlere renkli bir program sunmaya devam edecek. Salon, yeni sezonda da klasik, caz, rock ve alternatif müzik konserleri, tiyatro gösterileri, edebiyat etkinlikleri veatölye çalışmalarına ev sahipliği yapacak.
Chivas Jazz Knights, Medeski, Martin & Wood’un ardından, 26 Ekim Salı ve 27 Ekim Çarşamba akşamları Marcus Miller, 24 Kasım Çarşamba akşamı ise Stacey Kent’i ağırlayacak.
Medeski, Martin & Wood konserlerinin bilet fiyatları 40 TL ve 25 TL (öğrenci). Konserin biletleri, Biletix satış kanalları ve İKSV binasından (Sadi Konuralp Caddesi No:5 Şişhane, pazar günleri hariç, 12.00–20.00 saatleri arasında) ve etkinlik günlerinde Salon gişesinden temin edilebilir. Tüm bilet alımlarında kredi kartı geçerli.
İstanbul Festivalleri’ni indirimli ve ayrıcalıklı olarak izleyen Lale üyeleri için avantajlar, Lale KartArtı’yla Salon’da da devam ediyor. Lale Kart Artı sahipleri bilet alımlarında %25’e varan özelindirimlerden yararlanabilecek.
20 Eylül 2010
Salon'da Yeni Sezon Başlıyor!
18 Eylül 2010
123 - Again (video klip)
17 Eylül 2010
Jay Jay Johanson Davetiye Sorusu!!!

18 Eylül Cumartesi günü 21:00'da Bronx Pi Sahne'de gerçekleşecek olan Jay Jay Johanson konseri için 3 adet çift kişilik davetiye sahibini arıyor! Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 1.-7. ve 10. kişi davetiyenin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:
"Jay Jay Johanson'ın gerçek adı nedir?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
16 Eylül 2010
AntiPop aka Telepopmusik DJ Set Davetiye Sorusu!!!
17 Eylül Cuma günü 21:00'da Bronx Pi Sahne'de gerçekleşecek olan AntiPop aka Telepopmusik DJ Set konseri için 3 adet çift kişilik davetiye sahibini arıyor! Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 1.-5. ve 9. kişi davetiyenin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:"Telepopmusik kimlerden oluşuyor?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
3 Eylül 2010
Bronx Pi Sahne: Beyoğlu'nda Indie Rüzgarı
2009-2010 sezonunda Kafepi Group dokunuşuyla yeniden hayat bulan Bronx Pi Sahne, Parov Stelar, Louie Austen, Jojo Mayer and Nerve, The Subways, the Cinematics, Infected Mushroom gibi önemli isimleri ağırlayarak hareketli ve renkli bir sezon geçirdi ve kendine canlı müzik mekanları arasında hatırı sayılır bir yer edindi.2010-2011 sezonunda kapılarını 17 Eylül 2010’da Antipop aka Telepopmusik (DJ set) ile açacak olan Bronx Pi Sahne, rotasını independent müziğe çeviriyor. Müzik piyasasında ağırlıkları gittikçe artan Indie ve Alternatif müzik gruplarına sahnesinde daha çok yer verecek olan gözde canlı müzik mekanı önümüzdeki sezon estireceği bu rüzgar ile adından çokça bahsettireceğe benziyor.
Ağırlayacağı isimlerin arasında Mercury odulune bu yıl aday olan I am Kloot, The Clientele, You Say Party! gibi Independent müzik piyasasının önemli isimleri yer alıyor. Ayrıca ilerleyen günlerde bütün bu independent müzik isimlerinin yanı sıra, Die Toten Hosen, Wedding Present, Jay-Jay Johanson, Telepopmusik (DJ set) gibi müzik piyasasinda kendini kanitlamis isimlere de sahnesini açacak olan indie ve alternatif müziğin durağı Bronx Pi Sahne'de bu senenin takvimini dikkatlice takip etmek gerekiyor.
21 Temmuz 2010
Buika @ Sepetçiler Kasrı
Sepetçiler Kasrı'na vardığımda dış kapıda uzunca bir kuyruk vardı. Aralarından sıyrılıp içeri girdiğim sırada öğrendim ki daha önce bilet almayıp konseri izlemek isteyen seyirciler bu kuyruğu oluşturuyordu. Gündüz saatlerinde konsere 15 dakika kala sınırlı sayıda bilet satışa çıkacağı haberi verilmişti. Sanırım o sırada olanlara ya bilet kalmamış ya da son şansa yetişememişlerdi.
İçeri girdiğimde mekanın epey kalabalık olduğu gözüme ilk çarpan şey oldu. Sahne içeri girildiğinde en sağ tarafta, denize paralel olarak kurulmuştu ve oturma düzeni de hemen deniz kenarındaydı. Oturanlar için müthiş keyifti sanırım :) Piyanistin ilk birkaç notasından sonra sahneye gelen Buika, (biraz Televole tadında olacak ama yiğidi öldürüp hakkını verelim şimdi) kostümüyle resmen göz kamaştırdı! En azından benim gözlerim kamaştı :) Cart turuncu ve pembe renginde uzun kuyruklu, sırtı açık bir elbise giymişti. Boynunda sapsarı, parlayan büyük bir kolye vardı. Çok samimi söylüyorum sırf o kostümü daha yakından görebilmek için de Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin Facebook sayfasına yüklenmesi için sabırsızlanıyorum. Yetkililer! Lütfen acele edin :))
Oturanlar konfor açısından nasıldı bilemiyorum ama ayakta durmak en azından benim için biraz eziyetti. Böyle ayakta izlenmeli konserlerde boyumun biraz daha uzun olmasını istiyorum. Sürekli önüme çok uzun insanlar düşüyor. Her neyse... Şarkı aralarında Buika uzun uzun seyircilerle konuştu. Aşk ve özgürlük konuları hakimdi. Sanırım herkesin en çok güldüğü ve en akıllarda kalan cümlesi: "When you are in front of a last drink or love, you say "can i have another one please?"" oldu :)))
O güzel sesiyle birbirinden güzel şarkıları ardından konser sonlarına doğru konserin bittiğini sanıp kalkıp gidenler seyirciler arasında homurtulara neden oldu. Herhangi bir sanatçı sahnedeyken gözünün içine baka baka mekanı terk etmek bana çok saygısızca geliyor. Ben utancımdan yapamam doğrusu. Yapacaksam bile de en arkalarda, görünmeyecek bir yerlerdeysem yaparım ki kimse rahatsız olmaz, kimseye de yakalanmam :)
Artık daha fazla uzatmadan 2 şarkılığına sizi dün geceye davet ediyorum. 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin bir parçası olmak müthiş zevkti! İKSV'ye, Garanti Bankası'ına ve işin arka planındaki herkese çok teşekkürler! Tadı damağımda kalan bir deneyimdi. 18. Uluslararası Caz Festivali'ni şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum :)
16 Temmuz 2010
Tony Bennett @ Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi
Dün gece için ne desem, ne yazsam bilemiyorum gerçekten. "17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin en'lerini say" deseler Tony Bennett konserini hangi kategoriye koyacağımı bilemem. "All in one" gibi bir kategori açma şansımız varsa Tony Bennett konserini kesinlikle buna dahil ederim. En heyecanlı, mutluluk verici, masalsı, romantik, zarif, naif... Daha nasıl ifade edebilirim hiçbir fikrim yok!Aslında konser benim için çok acı başladı. iPhone'un azizliğine uğrayarak geceyi görev bilinciyle canlı yayın yapar gibi Twitter'dan aktaramadım. Fotoğraf çekemedim. Video çekemedim. Sadece hatıralarım, şu anda bile gözümün önünden geçen o güzel kareler var aklımda. Öncelikle itiraf etmeliyim ki çok utanıyorum! Neden mi? Kerem Görsev Trio'nun başına yetişemediğim için ve konser ortasında "yerim nerede, nereye geçsem?" sebebiyle kalabalık yaratan insanlardan birisi de bendim. Saatinde gelip yerine geçmiş izleyicilerin haklı homurtularını duydum ara ara. Besbelli rahatsız olmuşlardı, konser izleyecekleri yerde devamlı hareket eden, soru soran, "ay afedersiniz" diyen insanları izliyorlardı.
Tüm Cemil Topuzlu Tony Bennett'i beklerken sahneye kızı Antonia Bennett çıktı ve "Welcome to the Tony Bennett Show" diyerek konseri, pardon şovu başlattı :) "Babasının kızı" diyebileceğimiz cinsten performansını sergiledikten sonra Watch What Happens çalmaya başladığı an beyaz ceketi, uçuk mavi gömleği, lacivert pantolonu, güzel gülümsemesiyle Tony Bennett sahnede belirdi. Alkış, kıyamet! Etrafımdaki herkes ama herkes 32 dişle gülümsüyordu!
Seyirci sayısı hakkında küçük bir matematik yapmak istesem de başarısız oldum. Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi silme insan doluydu, iğne atsan yere düşmezdi. Zaten bu yüzdendir ki numaralı biletlerin bitmesinden sonra ayakta biletleri satışa çıktı. Konser öncesi altlığı olsun diye günlerdir Tony Bennett şarkıları dinliyordum "Bunu çalar mı? Acaba bunu da çalar mı? Bak kesin bunu çalar!" diyerek. Dediklerimin birkaç tanesinde (Stranger In Paradise, Smile, Fly Me To The Moon) başarılı oldum :)
Seyircilerden bazıları Tony Bennett'nin şarkılarına eşlik ederken bazıları da 84 yaşında olup bu denli nasıl dinç kaldığını tartışıyordu. Ara ara Tony Bennett ile ilgili başka konuşmalara da kulak misafiri oldum. Aslında ressam olduğu, Stranger In Paradise şarkısının Tony Bennett eseri olduğu, 1950'lerde deli gibi kadın hayranı olduğu konuşulan diğer konulardı. Şarkı aralarındaki dedikoduların haddi hesabı yok tabii :))Hatırlarsanız bundan bir önceki gün The Brand New Heavies konserinde güvenliğe ve rodie'ye zor zamanlar yaşatan kafası güzel bir seyirci vardı. İşte onun Cemil Topuzlu şubesi dün gece Tony Bennett konserindeydi! :)) Sürekli "Tonyyyyy, Tony Benneeeettt" diye bağırdı durdu.
Birbiri ardına sıraladığı şarkıları arasında I Left My Heart In San Francisco'dan tutun The Way You Look Tonight'a kadar en güzel ve en özelleri vardı. Konser bittiği an, dakika tutmadım ama,10 dakika veya daha fazla bir süre boyunca seyirciler Tony Bennett'i alkışladı. Dakikalarca! Çılgınlar gibi! Onca insanı kırmayıp bis için geri gelen Tony Benett dün gece gerçekten bambaşka 2 saat yaşattı orada olan herkese. Sezen Cumhur Önal sunsa "kadife sesli şarkıcı" diye tanıtırdı. Bense "dün geceki masalın kahramanı" olarak...
Geceye dair daha fazla fotoğraf için Elif Sözen ve Mahmut Ceylan'ın kamerasından görüntüler için tıklayın.
The Brand New Heavies @ İstinyePark
Yazının en başından iddia ediyorum! İstinyePark böyle keyifli, böyle samimi, böyle neşeli bir konser görmemiştir, uzunca bir süre de görmeyecektir! Çarşamba gecesi gerçekten i-nan-ıl-maz-dı! Başta "bir konser için burası küçük bir alan değil mi?" diye düşünürken konserin ilerleyen dakikalarında böylesine konserler için İstinyePark'ın biçilmiş kaftan olduğunu anladım. Sahnenin kenarına kadar golf arabalarıyla getirilen grup elemanları ilk şarkının startından hemen sonra sahneye şıkır şıkır kostümleri ve enerjilerliyle daldılar. Seyircilerden bahsetmiyorum bile! Hepsi ilk şarkıdan ayağa fırlayıp önlere doğru koştular. Kenardaki restoranın konser alanı içine dahil olan bahçesinde oturanlar yemekleri bırakıp konsere daldılar.
Şarkılarla, kostümlerle, danslarla İstinyePark Çarşamba gecesi gerçekten açık hava diskosuna döndü. İlk şarkılarda sahne önüne gitme konusunda tereddütleri olan seyirciler, grubun da teşvik etmesiyle sahnenin ucuna kadar koştular. Seyirciler arasında herkesten daha çok eğlenen biri vardı. Sürekli sahneye çıkıp ve sahne önünde zıplaya zıplaya dans ediyor, şarkı aralarında grup elemanlarına laf atıyor ve şansı varsa sahneye çıktığı anlarda boştaki bir tefi kapıp şarkıya sahnede eşlik ediyordu. Tabii bu durumdan rahatsız olan görevliler ve The Brand New Heavies grubunun rodie'si bir noktadan sonra duruma müdehale ederek bahsettiğim seyirciyi sahneden indirdi.
Konserde 1 kere bile enerjiyi düşürmeyen The Brand New Heavies'in konser sonuna doğru gelmeye başladıklarını sahneye yanaşan golf arabaları, nam-ı diğer limo'larından anladık. Dream On Dreamer çalmalarından birkaç şarkı sonrada konser hakikaten bitti. Sahneden ayrılmış gibi yapıp kenarda bis alkışları için beklerlerken bile tekrar sahneye geri dönmek için resmen sabırsızlanıyorlardı. Sanırım bu İstanbul konseri onlar için bambaşka geçti. Her şarkı sonunda "İstanbuuuul we love youuu!" diye bağırmalarından bunu rahatlıkla anlayabiliriz :)
Mor, mavi, pembe ve sarı ışıklar altında, şık şık kostümleri ve coşkulu seyirci ile başbaşa bırakıyorum sizi:
14 Temmuz 2010
Lisa Ekdahl @ Esma Sultan Yalısı
17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin sona yaklaştıkça 1 güne düşen konser sayısı fazlalaşıyor, karar vermek gittikçe zorlaşıyor mu bana mı öyle geliyor? Festivali benim gibi sıkı sıkı takip edenler hemfikir mi benimle bilemiyorum. Bir yandan bu akşam gideceğim The Brand New Heavies, Tony Bennett, Grace Jones, Seal ve Buika konserleri için ayrı ayrı heyecanlanırken bir yandan da "İyi güzel, her gün ayrı bir konsere gidiyoruz da 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin de sonuna geliyoruz" diye üzülmüyor değilim...
Dün gece sahil kesiminde hem Massive Attack hem de Lisa Ekdahl konserlerinin peşpeşe saatlerde olması sebebiyle konsere yetişme konusunda zorlandık. Öyle ki çoğu sürücünün bilmediği kestirme ve dapdaracık yollardan konser alanlarına ulaşalım derken o dapdaracık sokaklarda trafik sıkışıklığı yüzünden sonsuza dek kalma tehlikesi atlattık!
Esma Sultan her zamanki gibi zarif, her zamanki gibi şıktı. Boğaz'a karşı kurulmuş sahne, ip gibi dizilmiş koltuklar, ayakta Lisa Ekdahl'ın şarkılarına dans ederek eşlik eden seyirciler (Bu arada konserde Göksel ve Akasya Asıltürkmen de seyirciler arasındaydı), Lisa Ekdahl'ın güzelliği, büyüleyici sesi... Her şey o kadar ayrı güzel görünüyordu ki! Hele Lisa Ekdahl... Konser sırasında Lisa Ekdahl'ın 39 yaşında olduğu aklıma gelince kendisine imrenmeden yapamadım. Sanırım o da bir konuda bizlere imrendi. Yanlış anlamadıysam konser sırasında sık sık arkaya dönüp Boğaz Köprüsü'nü, manzarayı izliyordu. :)
Biraz kendi şarkıları biraz caz cover'ları ile konserine kısa süreli bir ara veren Lise Ekdahl için seyirciler arasında aynı şey konuşuldu: "Tanrım ne kadar güzel!", "Ayy tam bir peri kızı gibi!". Haksız da sayılmazlar! Lafı uzatmıyorum ve Lisa Ekdahl'ın sesiyle My Heart Belongs To Daddy ile sizi başbaşa bırakıyorum.
Geceye dair daha fazla fotoğraf için Mahmut Ceylan'ın kamerasından görüntüler için tıklayın.
11 Temmuz 2010
Imogen Heap @ İstanbul Modern
Doğruya doğru, 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali programı açıklandığında Imogen Heap'in ismini festival dahilinde görünce havalara uçtum! :) Yavaş da olsa görmek istediklerim listesidekilerin üzerinden birer ikişer geçiyor olmak çok güzel.
Konsere 1 gün kala neredeyse geri sayıma başlayan ben, aynı heyecanı konser günü de yaşıyordum. Biletlerin günler öncesinden tükenmiş olmasından dolayı bilet bulamamış arkadaşlarım sebebiyle susmayan telefonumdaki en ilginç görüşmem şu oldu sanırım:
- Selam Pelin. Akşama bir şeyler yapalım diyoruz. Katılır mısın?
* Hmm kusura bakma akşama Imogen Heap konserine gidiyorum.
- Öööf sen de amma konser kaşarı oldun ya! İyi tamam görüşürüz.
Konsere 15-20 dakika önce gelmiş olmak ne kadar hataydı bilmiyorum. Girişte daha önceden bilet alanların biletlerini aldığı kuyruk, çantalılar için çanta kontrolünün yapıldığı kuyruk, çantasızlar için bilet kontrolü yapılan kuyruk... Her taraf kuyruk doluydu! İlk şarkıya yetişemeyecek olmanın tedirginliğini yaşarken İKSV'de görevli olan Emre Erbirer'e rastlamış olmak sevindiriciydi :)
Derken konserin başladığını ve hala kuyrukta olduğumu fark ettiren Imogen Heap'in sesiyle ilk şarkıyı kaçırıyor olmanın üzüntüsü birbirine karıştı. Neyse ki ilk şarkı sonunda kendimi konser alanına atabilmiştim. Normalde İstanbul Modern'in arka tarafındaki bahçesi büyük gelirken sahne kurulması sebebiyle küçücük bir avlu gibi gelmişti gözüme. Sahnenin tam arkasına yanaşmış olan kocaman gemi gözlerimizi almış olsa da gemiden de sahneye doğru kilitlenip konseri izleyen bir sürü insan vardı. Böyle beleştepeye can kurban dedirtti :)
Şarkı aralarında çok samimi sohbetler yapan ve sanki minik bir barda konser veriyormuşcasına rahat hareket eden Imogen Heap birbiri ardına şarkılarını sıralarken seyirciler arasında Hide and Seek sabırsızlığı baş gösterdi. Her şarkı arasında muhakkak Hide and Seek diye bağırılmasına daha fazla tepkisiz kalamayan Imogen Heap "Tamam, herkes bu gece istediğini alacak." diyerek sabırsızlanan seyircilerin içlerine su serpti.
Seyirciyi 3'e bölerek kocaman çok sesli bir koro oluşturdu önce ve sonra Just For Now şarkısını söylettirdi. İnanın tüylerim diken diken oldu! Her şey masalsı gibiydi. Zaten sahne dekorundan da anlayabilirsiniz. Ağaç altında camdan yapılmış gibi duran piyanosu, müzikler, coşku... Just For Now'dan hemen sonra belki de en sevdiğim şarkısı olan Speeding Cars çalmaya başladı. Artık o şarkıyı da canlı canlı dinledikten sonra huzur içinde eve dönebileceğimi anladım :)
Birkaç şarkı sonra konseri bitiren Imogen Heap mutlaka tekrar İstanbul'a geleceğini söyledi. Her konsere gelen grup/kişi söyler bunu ama bu seferki farklı bir şeydi. Sanki Imogen İstanbul'a bayılmış ama kısa kalmasından ötürü çok yer keşfedememiş olmasından ötürü üzgündü. Seyirciler her ne kadar bis için alkış yağmuruna tutularsa da Imogen Heap geri dönmedi. Bir süre daha bekledik "belki bir umut" diyerek fakat geri dönen kimse olmadı ne yazık ki...
Geceye dair daha fazla fotoğraf için Ozan Eicher'in kamerasından görüntüler için tıklayın.
10 Temmuz 2010
Stanley Clarke Band feat. Hiromi
Hızlı ve küçük çaptaki tarihi yarımada turumdan sonra vardığım Arkeoloji Müzesi'nin bahçesini güzel şarap kokuları sarmıştı. Konser öncesi sohbet edenler, bahçedeki hava şartları sebebiyle oluşturulan yeni oturma düzeninde yerini arayanlar, içki kuyruğundakiler... Herkes müthiş güzel, müthiş zarif görünüyordu.
Konserin başlamasına 5 dakika kaldığı anonsu yapıldığında herkes yerini aldı ve Stanley Clarke Band'i ve de onlara eşlik edecek olan piyanist Hiromi'yi sabırsızlıkla beklemeye başladı. Daha ilk şarkıdan çok iyi bir performansla konsere başlayan Stanley Clarke Band ve Hiromi anında havaya girdiler. Stanley Clarke'ın "kesinlikle bu dünyadan değil!" diye tanıttığı davulcusu Ronald Bruner Jr., solosu sırasında öyle coştu ki bir ara bagetlerini tamamen hare hare görmeye başladım. Zaten en sonunda o da hakim olamadı ve bageti havada uçtu :) Bunun hemen üzerine Ronald Bruner Jr. hakkında internette ayaküstü araştırma yaptım ve öğrendim ki 2 yaşından beri davul çalıyormuş!
Yağmurun git gide şiddetlenmesi üzerine seyirciler bir bir şemsiyeleri açmaya başladı ve sahne neredeyse görülmez bir hale geldi. Bu sırada seyircilerden kimisi konseri o şekilde daha fazla izleyemeyeceğine karar vermiş olacak ki oturma alanında hareketlenmeler başladı. Ya 4. ya da 5. şarkıya gelinmişti ki artık yağmur gerçekten çekilmez bir hal aldı ve en sonunda sahnedekilere de zor anlar yaşatmaya başladı. Önce Hiromi iki arada bir derede piyanosunu bezle silip kurtarmaya çalışsa da nafileydi. Görevlilerin gelip piyanoyu korumak için piyano yanlarına gerdikleri bez-poşet arası şey tutmazken bu kez de Stanley Clarke'ın kontrbasının fena halde ıslanması artık her şeyi zora sokmuştu. Twitter'a 1-2 bir şey yazabilmek için elime aldığımda bile ekranımun su içinde kalması ve hiçbir şekilde ekranın bastığım aplikasyonları algılamaması keyfimi kaçırdığı an yağmura daha fazla tahammül edemeyeceğimi anlayarak üzülerek de olsa Stanley Clarke Band'i ve Hiromi'yi geride bırakarak eve dönmek zorunda kaldım.
Eve dönmemden bir süre sonra Twitter'dan öğrendiğim kadarıyla konser hava şartları yüzünden kesilmiş ve Stanley Clarke bir kez daha geleceğinin sözünü vererek sahneden ayrılmış. Hava şartları sebebiyle güme giden bir konser olduğu için üzgün olsam da elden bir şey gelmiyor. Geçen seneki Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nde SMV ile birlikte Stanley Clarke'ı izleme şansına sahip olduğum için biraz daha şanslı olduğumu hissediyorum :)
9 Temmuz 2010
Imogen Heap Davetiye Sorusu!!!
Garanti Bankası ve Caz Yeşili sponsorluğunda 10 Temmuz Cumartesi günü saat 21:o0'da İstanbul Modern'de gerçekleşecek olan Imogen Heap konseri için 1 adet çift kişilik davetiye sahibini arıyor!Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 6. kişi davetiyenin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:
"Imogen Heap'in çıkarttığı solo albümlerin adları nedir?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
8 Temmuz 2010
Chick Corea Freedom Band Konseri by Alper Tüzün
Mavi/yeşil spot ışıklarının altında bir kelebek, belki de ışığa uçan böcek klişesini biraz abartarak ve sahne korkusunu da yenerek Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nde yükseliyor. Sahnenin iki tarafında sahil kumu üzerinde terkedilmiş bir tahta sandal, arkada eski bir şehir manzarasına karışmış gökyüzü ve tüm bunların ortasında efsane Chick Corea ve ismini hakkıyla taşıyan Freedom Band'i.
Taksim'de bir akşam üstü yemeğinden sonra metro istasyonunu gözümüze kestirmiş giderken, meydanda büyük bir sahneden kulağımıza gelen ses (Su Üstünde Avrupa Festivali'nin Taksim ayağında çalan East West Caz Orkestrası) bize artık yazın geldiğini, Temmuz'un geldiğini ve şehre cazın geldiğini kanıtladı. Kulağımızda bir saksafon solosuyla Açıkhava'nın yolunu tuttuk. Organizasyon en ufak bir sıkıntı yaratmadan cazseverlere işin sıkıcı kısmını (güvenlik kontrolleri, bilet kesimleri falan falan...) atlattırırken, biz de davetiyemizi arayarak her seferinde bir sonraki standa yönlendirilirken bulduk kendimizi. Davetiyelerimizi alırken bir görevlinin telsizine gelen "Konsere 10 dakika var" anonsuyla fark ettim 10 dakika sonra Chick Corea'yı göreceğimi.
Konserin başından sonuna kadar ayaklarımız (Chick Corea'nın ki bile :) davulda Roy Haynes'e eşlik etmekten kendini alamadı. Aman tanrım, o nasıl bir performans! 85 yaşındaki Roy 2 saat boyunca yerinde duramadı, sanki içinde küçük bir çocuk vardı ve baterisiyle oynuyordu, ne kadar neşeli, ne kadar enerjik olduğunu anlatamam. Sololarının büyük kısmını diğer grup üyeleri pianosunu, basını bırakıp yakından izledi. Hatta bir noktada Roy Haynes, elinde iki baget Chick'in yanında gidip pianonun mikrofonuna ritm tutarken -biz de alkış tutarken- Christian McBride bir eliyle basını tutarken gizlice diğer eliyle Roy'un bagetlerinden birini çalıp tek elle davula vurmaya başladı (Konserin bu noktadan sonraki 5-10 dakkası çalışılmış ve her konserde yapılan bir şey miydi, yoksa o anda mı çktı bilmiyorum; fakat ne olursa olsun Freedom Band adını nereden aldığını kanıtladı!) Grubun her bir üyesi dayanamayıp Christian McBride'a ayak uydurdu ve birkaç dakika içinde 4 usta aynı anda tek bir davulu çalıyordu! Ortaya çıkan ritm inanılmazdı, İstanbul cazseverleri kendinden geçti.
Christian McBride'dan bahsetmişken... Sanırım benim için gecenin süpriziydi. Zaten ne kadar harika olacağını bildiğim Chick ve Roy'un yanında en az onlar kadar iyiydi, dakikalar süren inanılmaz sololarıyla belki de seyirciden en çok alkışı o aldı, ustalarla iletişimi ve uyumu da inanılmazdı! Konserin sonunua doğru saksafonda harikalar yaratan Kenny Garrett diğer grup üyelerini alkışlatmak için isimlerini tekrar tekrar söylerken grubun arasındaki bağ inanılmazdı, kurulduktan bu kadar kısa süre sonra bu kadar sıkı bir aile olmaları gerçekten çok etkileyici. Gecenin sonunda tüm Açıkhava yazın ve festivalin başladığına ikna olmuş bir şekilde grubu dakikalarca alkışladıktan sonra İstanbul'un sokaklarına dağıldı. Tabi ben de dahil tüm erkeklerin hemen telefonlara sarılarak dünya kupası yari finalinin sonucunu öğrendiği de gözümden kaçmadı... :)
7 Temmuz 2010
Jülide Özçelik Band & Maarten Ornstein
17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali takvimine ilk baktığımda Imogen Heap, Seal, Tony Bennett'den hemen sonra gözüme çarpan ilk isim Jülide Özçelik oldu. Tekrar canlı izleyeceğim için epey heyecanlandırdı beni.
Ne yazık ki konserin başını biraz kaçırmış olmamın burukluğu ile içeri girdiğimizde Salon İKSV'nin Larry Graham konserinden sonra bambaşka bir ortama dönüştüğünü gördük. Üstlerinde mum olan masalar, ya ayakları ile ya da elleri ile, ama illa bir şekilde ritm tutarak Jülide Özçelik Band'e eşlik eden seyirciler... Tweet mi yapsam, konseri mi izlesem yoksa videoya mı çeksem arasında kalmak inanın bana çok zor bir durumdu!
Cem Tuncer, Ercüment Orkut, Kağan Yıldız, Ediz Hafızoğlu, Jülide Özçelik ve de tabii ki önemli misafir Maarten Orstein, kaba bir tabir olacak ama niyetim iyi :), tam anlamıyla döktürdüler! Son 2 röportajda sormuştuk hatırlarsanız. "Müzik olsaydınız, siz müzikle ilgileniyorsunuz diye gurur duyar mıydınız?" diye. Bu insanların cevabı tereddütsüz olarak "Evet!" olmalı! :)
"Bugün Neden Gelmedin" isimli parçada tüm Salon İKSV'yi hüzün kapladı. Herkes şarkıyı bambaşka bir şekilde dinledi eminim çünkü gerçekten o hisse kapıldım. Konser sonuna gelmek üzere olduklarını "Son 2 şarkımıza geldik" diye belirten Jülide Özçelik seyirci tarafından elbette bırakılmadı. Her şarkı sonunda "Aaa! Son şarkıymış ama! 1 şarkı daha!" diye ifade ettiler. Jülide Özçelik Band ve Maarten Ornstein seyircileri tabii ki kırmadı ve 1 şarkı daha çalıp ayrıldı. Dün kadar güzel bir geceyi daha fazla anlatmayıp size dün geceyi 1 şarkılık da olsa geri getiriyorum:
6 Temmuz 2010
Chick Corea Freedom Band Davetiye Sorusu!!!
Garanti Bankası ve Caz Yeşili sponsorluğunda 7 Temmuz Çarşamba günü saat 21:o0'da Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nde gerçekleşecek olan Chick Corea konseri için 1adet çift kişilik davetiye sahibini arıyor! Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 5. kişi davetiyenin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:"Chick Corea Freedom Band grubunun diğer üyeleri kimdir?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
Airstar 2

Bu sene 2.’si gerçekleştirilecek olan Airstar yarışması, oneloveonetouch.com adresinde başladı. Airstar yarışması, adını “Air Guitar” ‘dan, yani hayali bir gitar çalıyormuş gibi yapmaktan alıyor. Yalnız arada bir fark var: Airstar yarışmasında hiçbir enstrüman kısıtlaması yok. Yarışmaya katılacaklarlar ister gitar, ister darbuka, ister kilise orgu hatta isterlerse vuvuzela çalsınlar, yeter ki kaydetsinler, ve yollasınlar.
Çalacakları enstrüman zaten hayali olduğu için, müzik bilgilerinin de bir önemi yok. Önemli olan yarışmacıların kendine güvenleri, yaratıcılıkları, vücut dilleri ve mimikleri.
2 Ağustos 2010’a kadar devam edecek yarışma sonunda birinci Samsung LE-40C650 102 ekran LCD TV, ikinci Samsung N150 Netbook, üçüncü ise Samsung Wave cep telefonu kazanacak. Verilen oylar neticesinde belirlenen şampiyonlar, ödüllerini yine Samsung sponsorluğunda düzenlenen bir ödül töreninde alacaklar.
Katılımlar için: oneloveonetouch.com
3 Temmuz 2010
Larry Graham & Graham Gran
Saatler 23:00'ı gösterdiğinde salonun dışındaki alandan bir bando takımı sesleri yankılanmaya başlandı. Ardından salonun kapısı büyük bir gürültü ile açıldı ve Larry Graham konseri başlattığını düdüğünü öttürerek ilan etti. :)
Enerjilerini hiç kaybetmeden ve oylanamadan ilk şarkılarına giren Larry Graham ve grubu daha ilk 5 notalarını çalmıştı ki salon birden dalgalanmaya başladı. Seyircilerin bu kadar çabuk kendilerini havaya sokup dans ederek gruba eşlik etmeleri onları gerçekten sabırsızlıkla beklediklerinin açıkça kanıtıydı! Enerjileri hakkında şunu söyleyebilirim: İlk başta şarkı aralarında neredeyse hiç aralık vermeyip üst üste 3 şarkı çalmaları sebebiyle çektiğim video yüzünden kasılıp kalan kolumun ağrısı bile hiç rahatsız etmemişti, o kadar diyeyim size :)Ne zaman duruldular ve şarkı geçişlerinde ara vermeye başladılar, o zaman Larry Graham da seyircilerle sohbet etmeye başladı ve tabii İstanbul'a geldikilerine ne kadar sevindiklerinden de bahsetmeden geçmedi.
Funk'a doyduğum gecenin ilerleyen saatlerinde gecenin erken bitmeyeceğini "açık açık" söyleyen Larry Graham konserin son saatinde bir noktadan itibaren çalmak ve söylemek isteyen seyircileri tek tek sahneye çağırdı. İlk çıkan kişi Larry Graham'ın bas gitarını kaptığı gibi sanki onlarla birlikte yıllardır çalıyormuş gibi şarkıya eşlik ettikten ve büyük alkış aldıktan sonra sahneye vokal için biri daha çıktı. Tıpkı bir önceki seyirci gibi o da yıllardır grupla birlikte şarkı söylüyormuşcasına şarkıyı söyledi. En sonunda ise bir seyirci tekrar Larry Graham'ın bas gitarına talip oldu ve şarkıyı sonuna kadar götürdü.
Biraz ayaklarımı dinlendirmek için bina dışına çıktığımda içeri girmek isteyen ve bu konunda da epey ısrarcı olan sarhoş birisi ile karşılaştık. Salon İKSV görevlilerinin çok zarif ve kişiyi ruhen yaralamayacak bir şekilde kendisini geri püskürtüp içeri girmemesine ikna etmeleri çok güzeldi.
Salona geri döndüğümde ortam daha da hareketlenmiş ve seyircilerin neredeyse tamamı kendini dansa vermişti. Size şunu söyleyebilirim. Dün geceyi görememiş olanlarınız adına çok üzülüyorum. Bu kadar seyirci ile iç içe olan bir grup ve bu kadar samimi bir konser ortamı görmemiştim. Bas gitarda “slap tekniğinin” yaratıcısı olarak anılan Amerikalı bariton şarkıcı, müzisyen, besteci ve plak yapımcısı Larry Graham ve grubu dün resmen Salon İKSV'yi salladı!
25 Haziran 2010
Efes Pilsen One Love Festival 9 - 1. Gün
Oldum olası sevdiğim EPOL’ü bu sene de kaçırmayarak koşa koşa gittim. Daha önceden bileklik sahibi olduğum için o konuda bi’ sıkıntı çekmezken, girişte arkadaş ve sevdicek için “Olur böyle aksaklıklar” diyip geçiştireceğimiz cinsten tatsızlıklar yaşanmadı değil. Bileklik olayını da atlattıktan sonra günün en sinir bozan, düşündükçe hala bile kızdığım nokta olan üst baş aramasına geldik. Çantamda her zamanki gibi fotoğraf makinem ve zoom lens olmayan 2 adet lensim vardı. Üst baş araması yapan hanımdan tam geçer not almıştım ki birden bi’ başkasına “Amirim! Amirim!” diye seslenerek yolumu kesti. Çantamda sanki bomba bulmuşcasına gösterilen lenslerim başıma dert olmuştu! Amirim diye seslenilen adamın yanıma geldiği an şu diyalog yaşandı. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum:A: İçeri giremezsin bunlarla!
B: Efendim? Nasıl giremem?
A: Giremezsin basbaya. Bırakman lazım bunları.
B: Pardon nereye bırakacakmışım?
A: Git arabana bırak.
B: Arabayla gelmedim, kaldı ki zaten içeride bu ve benzeri bi’ sürü fotoğraf makinesi olduğunu biliyorum. Ne olacak şimdi peki?
A: Ben bilmem, ama bunlarla giremezsin. Akreditasyonun var mı? Yok. Giremezsin.
B: Bakın “Bunlarla giremezsin diyorsunuz ama çözüm göstermiyorsunuz. Nereye bırakılacak peki bunlar?”
A: Git basın masasına bırak.
B: Olur mu öyle şey? Neden oraya bırakıyormuşum? Tanımadığım etmediğim insanlara neden makinemi ve eşyalarımı emanet edeyim?
Soruma cevap dahi alamadan, umursanmayarak Amir Bey tarafından sırt çevrildim. Her gördüğü lensi ölçüp biçmeden, insanlarla nasıl konuşacağını tartmadan ve Amir ağırlığını ele alarak sırt bile çevirebileceğini düşünen zihniyet karşısında ben de kendi çözümlerimi aramaya başladım. Birkaç yere telefon ettiğimi göz ucuyla takip eden Amir Bey bi’ anda ortadan kayboldu! Telefonlar sonucu yanıma gelen 2 görevli kimin beni neden içeri sokmadığını sorunca gösterecek tek bi’ kişi bile bulamadım; çünkü gitmişti! “Her neyse abi, bugünü zehir ettirmem kimseye” diyerek alana girdiğim an rengârenk, cıvıl cıvıl insanlar sayesinde resmen içim açıldı. EPOL’e gelen insanların her geçen sene üst baş konusuna daha çok önem verdiğini fark etmemek elde değil. Müzik festivaline mi geldik, moda şovuna mı belli değil! :) Belli olan tek şey insanların gerçekten festival ruhu taşıdığıydı. Ayrıca gözümden kaçmadı, herkes güzel havayı bulunca ayakları fora moduna getirmiş. Çıplak ayak gezen herkes sanırım Efes One Love boyunca çimenlerle tam anlamıyla bütünleşti.
Öncelikle alanı biraz turladık. Hangi standlarda neler yapılıyor, en çok nereye rağbet var diye baktığımızda Samsung’un açık ara önde olduğunu gördük. Şöyle ki, geçen sene minik bi’ standa milyon tane aktivite sığdırmış olan Samsung’un bu sene en arkada kendi sahnesi vardı. Samsung, Airstar 2 ve karaoke gibi aktiviteler sayesinde deli gibi seyirci ve deli gibi ilgi toplamıştı. Geçen sene standının Ana Sahne’ye yakın olmasından ve çok fazla insan çekmelerinden ötürü yetkililerin “Bu sene sizi biraz daha arkaya alalım” demiş olması kulağımıza gelmedi değil ;)
Samsung’dan sonra en büyük ilgiyi gerek standa duran elemanlarının kılık, kıyafet, saç, favori ve bıyık kombinasyonları gerekse devasa futbol toplu oyunu ile Bomonti topladı bence. Devasa topla oynanan futbol-hentbol karışımı oyunun cazibesine kapılanlar sahanın içine attılar kendilerini; fakat topun ağırlığına dayanamamış olmalılar ki yerlere düşenler mi ararsın, takla atanlar mı, ezilen seyirciler mi… Hepsi oradaydı! :)Annem tembihlemişcesine Fischerspooner öncesi her türlü ihtiyacımı gidermek için program yaptım. Öncelikle birkaç bira içilecek, ardından karın doyurulacak, konserin hemen öncesinde de tuvalete gidilecek. Güzel ve soğuk Efes’lerden (1 bira=6TL) birkaç tane içtikten sonra yemek kısmına doğru ilerledik. Ayıptır söylemesi 1 adet dürüm sipariş ederken sıra beklediğimizde neredeyse bütün arkadaşlarımı görmüş kadar oldum. Festivallerin bu yanını seviyorum işte. Uzun zamandır görmediğin insanların hepsini tek bi’ gün içinde görüp sohbet edebiliyorsun :) Her neyse, acılı söylemediğim halde; ama acı sever bi’ insan olmama rağmen beni dragona çevirmiş olan acılı dürümden sonra keyif sigarası yaktığımız sırada görevli bi’ kız yanaştı ve bi’ sürü rengarenk iğnelerden verdi. Kendime “müdavim” ve “konser sakini” iğnesini kaptıktan sonra, laf aramızda, biraz da zorumla gelmiş olan sevdiceğe de “nerdeyim ben?” iğnesini layık gördük :)
Gel gelelim tuvalet mevzusuna… Her seferinde tam teçhizatlı kameraman gibi gittiğim konser ve festivallere bu sefer hazırlıksız geldim. Yanımda ne bi’ peçete ne de bi’ ıslak mendil vardı. Tuvalette bulacağımı umarak girdim tuvalet sırasına ve daha önce hiç rastlamadığım bi’ düzene rastladım. Tuvalet kabinlerinin bulunduğu alanın hemen girişinde duran görevliler bekleyenleri tuvaletler boşaldıkça parça parça alıyordu, ki bu da bana gayet mantıklı ve düzenli geldi. Ne kadar sıklıkla temizlendiğini öğrenemedim; ama tam ben girerken temizlik görevlileri gelmiş tüm kabinleri temizlemeye başlamışlardı. Zaten anlatacağım olay da tam bu noktada başlıyor. Her şey yolunda, tahminimden daha az kuyrukta bekleyip boş bi’ kabine atmışım kendimi; fakat çoğu kabinin kilidi doğru düzgün çalışmıyor, kabinler kitlenmiyor! Paçalarım leş olmasın diye kıyafetime mi mukayyet olmaya çalışayım, kilidi bozuk kapıyı mı tutmaya çalışayım, yoksa yüzyıllardır o anı bekliyormuşcasına mutluluğa mı erişeyim gibi düşünceler ile boğuşurken hiç beklemediğim bi’ anda görevlinin zart diye kapıyı açması ve aslında saliselerle sınırlı ama ikimiz adına 10 dakika utanç içinde ne yapacağımızı bilmeden geçirdiğimiz zamanda kapatması bir oldu! Şikayetçiyim arkadaş tüm kilidi bozuk ve tuvalet kağıdı bitmiş kabinlerden!
Geçen sene Otto Santral’de Fischerspooner’ı elimi atsam dokunacak kadar mesafeden izlemiş biri olarak bu sene gerilerde kalmış olmanın hüznünü yaşarken bi’ yandan da biraz uzaktan; ama ıkış tıkış olmadan, çok net izlemiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Geçen gelişindeki kostümlerinin birkaç eksik ile aynılarını giymiş olsa da bu kez dansçıları 1-2 farklı kostümle sahnedeydi. Ha bi’ de çekik gözlü dansçısı haricinde 1 erkek dansçı daha vardı. Sahne dekoru olarak kostüm askılıklarının yanı sıra Casey’nin arkasında duran, boyundan büyük ve tekerlekli 2 ayna bulunuyordu. Performansı en az 1 önceki kadar iyi olan Casey’nin bu kez sanki çenesine vurmuş gibiydi. Seyirci ile sürekli diyalog halindeydi ve bunu o kadar başarılı bi’ şekilde yapıyor ki adamın samimiyetine bayılmamak mümkün değil! Yalnız sadece minik bi’ eleştirim olacak o da konser boyunca şarkılar arasında süreklilik yoktu. Şöyle ki yeni şarkı başlayacağı zaman ya dansçılar kostümleri giymede gecikti diye yeni şarkının 3-5 notası girdiği an kesildi, ya muhabbeti geldi kesildi vs vs… Emerge şarkısının başında şarkının sözünü bilenleri soruşturdu ve ardından seyirciler arasında duran ve “You’re gorgeous! Come here!” dediği Eylül’ü sahneye çıkarttı. Eylül’ü tanıdığımdan değil, sadece ismini telaffuz ederken “Ooh those Turkish names!” diyerek defalarca Eylül demeye çalıştığı için kızın ismi ister istemez aklıma kazındı :) Dansçılar Eylül’e pırıl pırıl parlayan bi’ ceket giydirdi, sırtına siyah kanatlar taktı ve Casey de eline mikrofonu tutuşturup sahnenin bi’ köşesine çekildi. Ne yalan söyleyeyim Eylül de seyirciyi coşturdu. (Fotoğraf için tıklayın.) Bu arada unutmadan söyleyeyim Casey’nin Twitter’ını takip ediyorum uzun zamandır. Konser sonrası Eylül kendisine teşekkür tweet’i göndermiş, Casey de bunu RT etmiş. Buradan görebilirsiniz.Casey, konseri çoğu kişinin favori parçası olan Never Win ile bitirdikten sonra stage diving yapma niyetinde olduğunu hemen belli etti tabi. Tam sahneden kendini insanların üzerine bıraktı ki “Hadi abi, hadi!” der gibi sahne ışıklarının söndürülmesi bir oldu! Her ne kadar Casey’nin durumunu net görememiş olsam da bacaklarının sürekli havada, oradan oraya gittiğini görmek de yetti.
Çok Groove Armada insanı olmadığımız ve de ayaklarımızın artık zonklama aşamasına geldiği için Fischerspooner’ın sahneden ayrılmasıyla biz de ufak ufak eve dönüş yolunu tuttuk. Bütün gün “Ben de fırıldak istiyorum!” diye tutturmuş olan ben, girişte kova kova fırıldaklara saldırdım ve sanırım One Love’ın ilk günü için hatırladığım son karem bu oldu :)Alanın hemen çıkışında kapının çevresine birikmiş esnaf görüntülü insanlar alandan çıkan herkesi taciz eder gibi yanına yanaşıp “Şu bilekliği verin de biz de girelim birader!” demeleri aşırı rahatsız ediciydi. Kapı önü güvenliği gibi herhangi bi’ görevli de görmedik zaten. Ana cadde üzerinde birikmiş taksiler içeride “Ya taksi bulamazsak? Bu yorgunlukla sürünürsek? Ya asla eve dönemezsek?” paniğimize ilaç gibi geldi; fakat onlar da sıra kapmaca mevzusu yüzünden kendi aralarında tartışıyorlardı. Anlayacağınız çoğu konser çıkışında olduğu gibi Efes One Love’ın da çıkışı biraz harala güreleliydi. Eve vardığımızda enerjimin sıcak ve güneş tarafından tamamen emilmiş olduğunu, ayaklarımın da koparcasına ağrıdığını söylersem yalan olmaz.
Değdi mi?
Bu da soru mu! :)
24 Haziran 2010
Akbank 7. Kısa Film Festivali Başvuruları Başladı
23 Haziran 2010
Efes Pilsen One Love Festival by Cansu Elter
Efes One Love'a bir takım sebeplerden dolayı çok erken gidemesem de, alana vardığımda The Whitest Boy Alive'ın güzel sound'u karşıladı beni. Kings of Convenience'in nerd kılıklı ama sempatik elemanı Erlend Oye zaten birçok arkadaşım vesilesiyle enişte statüsünde saydığım bir kişilik, severek dinledim. Hem dinledim hem de yeni gelmenin verdiği bir gereklilik olarak kim nerde, nasıl buluşuyor organizasyonunu yapıp, akreditasyon yeteneğimi gözler önüne serdim (grup o arada biraz kaynadı demeye varıyorum.).
Sonrası malum, Fisherspooner muhteşem sahne performansıyla beni benden alırken, Groove Armada alkolün en etkin olduğu saatlerde bile hoplayıp zıplamamı sağladı. Kendilerine de teşekkürü borç biliyorum, senenin tüm enerjisini ve birikmişliğini içimden alıp doğaya saldılar:) Bir de önünde durduğumuz ağacın üzerine çıkıp dans eden iki turist ablamız biralarının yarısını üzerimize dökmeseydi, gece daha "kuru" geçebilirdi, ama sağlık olsun, o da nazar boncuğu.
Konserlerden sonra başlayan Oldies But Goldies party'e gelen çadıra insanlar doldu taştı. O da kısa ama güzel sürdü, gönül isterdi ki bi 4'lere kadar dinleyelim ama her festivalin bir bitiş saati var değil mi?
Ve festival alanı... Bu sene, geçen senelere göre daha az etkinlik olduğu gerçeğini es geçemeyeceğim. Ana sahne, Samsung çadırının etrafı ve tuvaletlerin önündeki kalabalık dışında birikilmiş bir etkinlik alanı yoktu. Gençler çayırda çimende zaman harcıyordu. Freshtival bile o kadar dar bir alana sahip olmasına rağmen, birçok etkinlik çadırına sahipti. Ki her ikisi de Pozitif Organizasyon'un işi olduğundan candır, orası ayrı.
Barlar yeterli sayıdaydı, servisler kusursuz işledi, yeni tatlar denendi, beğenildi (bira mojito), yine başarılı bir festival geldi, geçti. Emeği geçen herkesin eline, Ayaklı Etkinlik Takvimi'ne sağlık diyorum ve daha fazla kafa ütülemeden nacizane festival yorumumu burada noktalıyorum:)
22 Haziran 2010
Tek Aşkımız Efes Pilsen One Love Festival by Tolga Sirkeci
Şu sıcak ve bunaltıcı günlerinin üzerine televizyondaki limonata reklamlarının verdiği sinir stres de eklenince içinden çıkılamayacak hale gelinen bir yaz zamanı, hafif bir rüzgarda hamakta sallamak kadar keyif verdi Efes Pilsen One Love Festival.Özellikle geçen sene; ruhumu çoktan kendilerine sattığım, elektronica’nın ağababası Röyksopp’u İstanbul’a getirerek beni kendimden geçiren Efes Pilsen One Love Festival gelip çattı, “acaba bir yerden davetiye bulabilir miyim?”li cümleler kafamın içinde oynamaya başlamıştı.
Efes Pilsen One Love Festival öyle bir festival ki aslında; festival alanının şehir merkezinde olması, ulaşımın son derece rahat ve ücretsiz olması, arkadaş eş dost eski sevgili vs. hemen herkesle rahatça karşılaşılması, alkolün abartı fiyatlar olmadığı için rahatça tükilebilmesi ve bunun üstüne üstlük hastası olduğun grupların bir bir ayağına kadar gelmesi... Şimdi böyle bir festivale gitmeyen adamı bir temiz döverler. Hem de meşe odunuyla...
Çok zaman geçmedi, “Acaba davetiye bulabilir miyim?” derdime sağolsun Ayaklı Etkinlik Takvimi derman oldu ve Cumartesi günü için mis gibi bir davetiye kazanmama vesile oldu. Zaten Cumartesi günü için çok daha heyecanlıydım çünkü hastası olduğum Erlend Oye’lu Whitest Boy Alive ve yine canım ciğerim Groove Armada ayağına kadar geliyordu.
Günün öldürücü sıcak saatleri biraz hafifledikten sonra festival alanına ayak basmamla her seneki heyecanlı ortam yine karşıladı beni. Yukarıda saydığım, One Love’ın doğası durumlar bir bir kendini göstermeye başladı. Biraları yudumlamaya başlamalar, iki adımda bir eski-yeni arkadaşlarla karşılaşmalar, ayaküstü sohbetler...
Vakit yavaş yavaş ilerlerledikten ve ayaküstü karşılaşma sohbetleri bittikten sonra müzik için biralarımızı tazeledik, yerimizi sabitledik. Whiest Boy Alive’dan başkadık dinlemeye. Gözümüz Erlend Oye’un zerdali dalı gibi boyunu gördü, kulağımız yumuşacık sesini dinledi. Ardından Fisherspooner çıktı, şahane bir sahne şovuyla bizi bizden aldı. Hatta bir ara gruptan birisinin sahnede aslında çıplak olduğu iddia edildiyse de, “Onun canı sağolsun.” diyerek şovu izlemeye devam ettim.
Saat ilerledikçe, içilen biraların da sayıca etkisiyle tuvalet medcezirlerinin artmasına engel olamadık. Olsundu, sırada da Groove Armada vardı. Derken onlar da çıktı. Çok söze gerek yok, Cumartesi headliner’ı olarak üstlerine düşeni fazlasıyla yaptılar.
Uzun lafın kısası; beklediğimden ne eksik ne fazla, tam olmasını istediğim gibi geçti her şey. Sonuç olarak buradan söylemek isterim ki;
“Bu seferkini saymayız, seneye bir daha gelin...”
Herkese teşekkürler...
Fotoğraf: Ilgaz Erel
Efes Pilsen One Love Festival 9 by Yasin Talaşçı

Efes Pilsen One Love Festival 9 için inanılmaz sabırsızlıkla bekliyordum. One Love Fest 7'de inanılmaz eğlenmiş, festival alanından büyük bir mutlulukla ayrılmıştım. One Love 8 ise askerlik nedeniyle güme gitmişti. One Love 9’un line up’ına göz atınca "yaz gerçekten başlıyor" dedim. Festivale günler kala açıklanan Fischerspooner bana şunu dedirtti: "İşte budur, yaz festivali budur!" Cumartesi Fischerspooner ve Groove Armada, Pazar ise Sophie Ellis-Bextor ve The Ting Tings. Arkadaşlarla sınırsız eğlence bizi bekliyordu.
Her festivalde olduğu gibi festmate’imle, ki kendisi Ayaklı Etkinlik Takvimi'nin Cumartesi davetiyesi kazananıdır, acaba davetiye bulabilir miyiz sorusunu sorduk. Ve ve ve teşekkürler Ayaklı Etkinlik Takvimi, "evet" cevabını sizden aldık. Bu güzel cevaptan sonra hemen cumartesi olmasını istedik.
Cumartesi çalışan insanlar familyasından olan ben, paydosun saati gelmesiyle ile şirkette üstümü değiştirip Santralistanbul’a doğru yola koyuldum. Festival alanındaki yeterli içki satış noktası hoştu. Boşuna içki sırasında vaktimizi öldürmedik. Gene festivallerin en büyük sıkıntısı olan WC sorunuda yok gibiydi. Sadece gece bir ara bayağı bir lavaboda su yoktu. Festival alanına girmemi takiben Fischerspooner bana hoşgeldin dedi resmen. Başarılı (inanılmaz hatta) sahne performansları ile bilinen Fischerspooner karşımdaydı. Ve o şovlarını şimdi bize sunuyorlardı. Casey’in seyirci ile olan muhabettide müthişti. Sanki konser değil sanki evdeyiz ve kendisi karşımızda. Hatta Eylül’ü sahneye çıkartması ve Emerge söyletmesi... Sabaha kadar kalsalardı eğlenirdik ve sanırım kimse bıkmazdı. Casey’i yaptığı konuşmaları ve jestleri ile bizi de grubuna davet etti. Tek eksik yanı vardı Fischerspooner keşke daha geç çıksaydı sahne efektlerini daha iyi görseydik. Casey’in "I am an artist, not a popstar" demesi akıllarda kalan anlardan biri. Never Win’den önceki "alın size eğlenceyi gümüş tepside sunuyorum" konuşması diğeriydi.
Groove Armada ise biraz beklentilerimin altındaydı. Sanki bir şeyler denemeye gelmişler gibiydiler. Kendileri bir elektronik ve chill-out grubu ama One Love'da biraz indie’ye kaçtılar. "Stüdyoya girmedik burada deneyelim. Bakalım seyirci ne tarz tepki verecek" tarzındaydı bence. Ama sahne efektlerine laf yok göz alıcıydı.
Keyif ve eğlenceden bıkmayan bizler geceye Oldies But Goldies çadırının önünde geçirdik. Bana göre oldies tarzı bu festivale uygun değildi. Daha farklı bir konsept parti bulunabilirdi.
Pazar günü uyandığımızda ise cumartesi akşamından damarlarımızda kalan serotonin, endorfin ve adrenalin vardı. Kalan bu hormonların üzerine yenisini eklemek için tekrar yola koyulduk Santralistanbul’a. Yağmurun getirdiği hafif serinlik bizi mutlu da etmişti. Sophie Ellis-Bextor’ı beklemeye başladık. Bu arada Kung Fu'ya kulak verdik. Sanırım bir miktar teknik sıkıntı yaşadılar biraz geç çıktılar. Kendi şarkılarını söylediler güzeldi de ama bence start'ı o güzel coverları ile yapmalıydılar. Derken Sophie’nin saati geldi ve o en nadide porselen güzelliği ile sahneye çıktı kraliçemiz. Hani biri sorarsa "kimde yıldız ışığı var?", cevabı Sophie dir. Sahnede resmen parlıyordu. Ilk defa Türkiye'ye gelmesi ve bu ilk gelişinde yeni çıkardığı albümünden 5 şarkıyı ilk defa bize söylemesi büyük bir süprizdi. Yeni albümüde gerçekten başarılı. Kendisinin sözleri ile bu ilk randevumuzdu ve inanılmaz güzel geçti. Zaten kendisine hayrandım. Sanırım aşık oldum artık :D. Tekrar buluşmak üzere deyip bize Heartbreak Make Me A Dancer ile veda etmeside çok güzeldi.
Ve sıra bana davetiye kazanmamı sağlayan The Ting Tings’ e gelmişti. Birçok kişi The Tings Tings için gelmişti Pazar günü festivale. Sahneye çıkmaları ile enerji dolu ritmleri ile dans etmeye başladık ve gördüğüm herkes nerede olursa olsun dans ediyordu. Bir ara Ghostbuster’ın soundtrack'ini duymamız güzel bir andı. Sahnede çok cool durmalarına rağmen bizleri coşturmayı başardılar. Shut Up and Let Me Go’yu duymak ayrı bir zevk verdi :D.
Keşke bitmesin dediğim festival bittiğinde ise güzel bir rüyadan uyanmış gibiydim. Efes One Love Festival yıldan yıla kendini geliştiriyor. Seneye nasıl bir süprizlerle karşımıza çıkacaklar çok merak ediyorum.
Tekrar teşekkürler Ayaklı Etkinlik Takvimi...
18 Haziran 2010
Efes Pilsen One Love - Pazar Davetiye Sorusu!!!
İletişim sponsorluğunu Vodafone'un üstlendiği 20 Haziran Pazar günü saat 14:00'da Santralistanbul'da başlayacak olan Efes Pilsen One Love Festival için tek kişilik ve sadece Pazar gününü kapsayan 2 davetiye sahiplerini arıyor! Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 2. ve 16. kişiler davetiyelerin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:"The Ting Tings 2008 MTV Video Müzik Ödülleri’nde hangi parçaları ile En İyi Parça Ödülü’nü kazandı?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
Efes Pilsen One Love - Cumartesi Davetiye Sorusu!!!

"Daha önce de ülkemizi ziyaret etmiş olan Groove Armada, Efes One Love’da hangi gün ve saat kaçta sahne alacak?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
15 Haziran 2010
Eric Clapton & Steve Winwood by Abdullah Çakır

Kazandığım davetiyeler elime ulaşmadan önce bunun bir muziplik olduğunu düşünüyordum. Sonra ertesi gün kapı çalındı, biletlerim gelmişti. Bu sene bütün konserlere gitmekten bükülen belim için ilaç gibi gelmişti bu biletler.
Konser günü İstanbul'un havasında bir hinlik vardı. Sanki İstanbul; Eric Clapton'dan bunca senenin hesabını soruyor gibiydi. Evden saat altıda çıktım. İstedim ki, konserin bütün heyecanını an be an yaşayabileyim. Taksim'den Sarıyer istikametine giden otobüse bindim. Bindiğim araç belediye otobüsünden ziyade Eric Clapton fanlarını taşıtan bir tür servise benziyordu. 65 yaşlarında 2 tane rocker ağabeyle tanıştım. Taksimden Kuruçeşmeye varana değin eski muzik gruplarından ve konserlerden konuştuk. Pink Floyd fanı olduğumu söyleyince daha yaşlıca olanı -şu an öz oğlumdan bir farkın kalmadı- dedi. Çok muhabbet insanlardı. Hiç abartısız tanıdığım en sağlam rockerlardı.
Bir saat sonra Nihayet Kuruçeşme Arena'ya varmıştık. Etrafta mahşeri bir kalabalık vardı. Gördüğüm kadarıyla yaş ortalaması epeyce yüksekti. Uzunca bir kuyruktan sonra nihayet içeriye adımımızı attık. İçeriye girişimizin üstünden 10-15 dakika geçmişti ki, Eric Clapton ve Steve abi sahnede belirdi. Bu tip konserlerde 1-2 saat bekletilmeye alışık bünyem şaşırdı haliyle. Eric ve Steve ikilisi, eski grupları Blind Faith’in ilk ve son albümlerinin açılış şarkısıyla karşıladılar bizi. Bütün konser görsellerinde kısa saçlı olarak gördüğümüz Clapton saçlarını uzatmış; bir tür masal kahramanına bürünmüştü. Sonra Low Down sonra After Midnight sona Presence of The Lord çaldılar. Babalar üstümüze üstümüze saçıyordu yıldızlarını. The Shape I'm In ve Glad arası bir yerlerde havai fişekler patlıyordı gökyüzünde. Hava serinledi. İstanbul'un kızgınlığı yavaş yavaş dinmişti. İstanbul Eric Clapton'u bağrına basmıştı adeta. Binlerce insan hep bir mest olmuş bir şekilde sahneye kitlenmişti. Cocaine’ye kadar rüya gibi geldi aktı zaman. Sonra kaçıp gittiler. Ben ancak o zaman ayılabildim. Bir süre zaman ve mekan kavramlarından sıyrılmıştım çünkü. Uzun ısrarlardan sonraTraffic’ten Dear Mr. Fantasy’i çalmak için geri döndüler.
Gece biterken insanların ona neden "Eric Clapton is God" dediğini daha iyi anladım. Eric Clapton belki tanrı değildi ama; müzikalite bakımından bir insanın erişebileceği en üst mertebede seyrettiği kesindi.
Ona inandık. Ona güvendik.
Ayaklı Etkinlik Takvimi'ne her şey için çok teşekkür ederim. Bu güzel geceyi Eric Clapton'dan sonra en çok ona borçluyum.
10 Haziran 2010
Eric Clapton & Steve Winwood Davetiye Sorusu!!!
Binboa sponsorluğunda 13 Haziran Pazar günü saat 21:o0'da Turkcell Kuruçeşme Arena'da gerçekleşecek olan Eric Clapton & Steve Winwood konseri için 2 adet çift kişilik davetiye sahibini arıyor!Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 1. ve 15. kişi davetiyenin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:
"Eric Clapton'un "Riding With The King" albümünü beraber hazırladığı Blues efsanesi kimdir?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
8 Haziran 2010
110 Davetiye Sorusu!!!
9 Haziran Çarşamba günü 21:00'da Jolly Joker Balans'ta gerçekleşecek olan 110 konseri için 5 adet çift kişilik davetiye sahibini arıyor! Soracağım soruya mail atarak doğru cevabı veren 1.- 3.-5.-7 ve 9. kişi davetiyenin sahibi olacak. O halde geçiyorum soruma:"110 grubunun fan forumlarını sözlük haline getirdikleri sözlüğün adresi nedir?"
Cevaplarınızı plnekmekci@gmail.com 'a gönderebilirsiniz...
3 Haziran 2010
Ceylan Ertem @ Ghetto by Efe Efeoğlu
Anima'dan beri dinlememiştim Ceylan Ertem'i. Sonrasında kaç kere Friendly Fire'a gitmek istesem de olmamıştı. Kendince ne tarz işler yaptığını biliyordum ancak İnsandık şarkısıyla beklentimi biraz aşağı çekmiştim. Albüm çıkmamış ama bir sürü yerde konser vermeye başlamış Ceylan. Sonuncusu da Ghetto'daydı ve Ayaklı Etkinlik Takvimi sayesinde konsere gidebilme şansı buldum. Buradan teşekkürlerimi bir borç bilirim.Ghetto'nun kapısına geldiğimde hiç içmedim düşüncelerindeydim. Neyse bir şekilde içeri girdik ama içerisi oldukça boştu. Daha başlamayacak herhalde derken "15 dakikaya başlayacak" dediler. Hakikaten de başladı gerçi 15dk içinde biraz daha dolmuştu içerisi ama oldukça az sayılırdı. Ceylan'ın yeni olması, Ghetto ve sıcak havalar neden olmuştur muhtemelen. Sahnede eski partnerlerinden Murat Çopur'da (Disko Kralı ile iyice ünlü oldu kerata) vardı. Kendisini nerede güzel grup varsa onun basçısı olarak görmeye alışıktık zaten. Onunun dışında Friendly Fire'dan herhangi biri yoktu gerçi bir grup kişi daha var ancak bugün sadece altısıyla beraberiz demişti Ceylan.
Anima'dan sonra Friendly Fire'da iyiden iyiye artan funk ve R&B ritimleri yoğunlaşmıştı. Yine bolca olacak diye düşünüyordum ancak pop, rock ve caz gibi geldi bana daha çok yeni Ceylan Ertem. Ceylan'ın tavırları tarzı neredeyse eskisiyle aynıydı. Şarkılar çalındıkça arkadaki grubun gücü git gide ortaya çıktı. Özellikle ismini hatırlayamayacağım ama gitarist bir harikaydı. Çift saplı gitarlar, perdesiz gitarlar uçuştu ortamda ve hepsinde de hünerini ortaya koymakta zorlanmıyordu. Son parça ise tek kelimeyle mükemmeldi. Herhalde konserin en sert parçasıydı ancak insanları öyle bir ateşlemişti ki bitmesin istedik konseri ama öle olmadı ve bitti. Artık bir dahaki Ceylan Ertem konserine kadar ne kadar iyi olduklarını bahsetmeye devam edeceğiz.
Not: Ceylan'ın rastalarını geri istiyoruz.
1 Haziran 2010
Sattas @ Ghetto by Ozan Öke
Geceye ilk gidenlerdendik. Sattas, Ghetto'yu Reggae için olabilecek en güzel şekilde yapmaya çalışmış ve başarmış gibiydi. Fakat Ghetto'nun konser öncesi ve sonrası bangır bangır DJ ile çalması çok garipti. Duvarlarda Sattas'ın hazırladığı çalışmalar varken, ortamda tütsü yakılmış, ışıklar en aza indirilmişken DJ'in orda dımtıs dımtıs yapması çok rahatsız edici geldi. Onun yerine hafif müzikler tercih edilse, Ghetto da biraz ortama uysa süperolabilirdi. Geceye ilgi biraz azdı ama bunda Ladytron ve Mika' nin etkisi büyük olsa gerek. Genede eglenceli bir kalabalık vardı Ghetto'da.
Sattas sahneye çıktığında hiç beklentim yoktu, umarım güzel olur diye düşündüm. Başladıklarında gecenin güzel olacagi belli gibiydi, Türkçe Reggae dinlemek çok değişik ve çok hoş geldi. Grup üyelerinin bu işi çok sevdikleri için yaptıkları gözlerinden belliydi ve bu yaptıkları müziğe yansıyordu. Grubun arkasına yansıtılan resimler ve videolar çok güzel ve ilgi çekiciydi. Yansıtılan görüntüler genelde söylenen şarkının içeriğiyle ilgili olması konseri daha da ilgi çekici hale getirdi.
Türkçe Reggae Sattas'ı dinlemeden önce olmaz diyebileceğim bir şeydi ama artık dinleyebileceğim bir müzik teşekkürler Sattas ve Ayaklı Etkinlik Takvimi, bana
yeni bir zevk kazandırdınız. Bundan sonra arkdaşlarıma önerebileceğim bir etkinlik oldu Sattas konserleri. Kafa dağıtmak, eğlenmek, özgürce dans etmek için birebir. Konserin sonuna kadar kalamadim, 21:00'de işten çıktım ve yorgun düştüm, ilk arada kaçmak zorunda kaldım ama artık Sattas konserlerini takip edeceğim :)
Azzz sonraaa: Black Heart Procession İstanbul'daydı by Ozan Sakin
Peki kemanı neredeydi?Bileklerimizi enine değil, kol boyuna kesme hissiyle gençliğimizi kararttığımız o güzel Black Heart Procession (yazının devamında BHP olarak anılacaktır) neredeydi?
Akordeonsuz bir BHP yeterince black olabilecek miydi?
Neden bütün şarkıları yoğun bir bas ve tok bir baterinin hakimiyetine bırakmışlardı?
Azzz sonraaa
Acaba BHP "bazı gruplar albümlerde güzel" mi dedirtecekti?
Ghetto'daki arka plan görselleri çok mu 80'lerdi, havamızı mı kaçırdı? Hele ekran ortasında elips alan açıp oraya insan yüzü oturtmak, Pikaçu sizi ısırsa aklınıza gelir miydi?
Azzz sonraaa.
Seyirciler ne kadar müthişti, yoksa birçok şarkı için ayrı ayrı tezahüratlar yapılıp bir de çoğu şarkı ezbere mi söylenmişti? Grup bu duruma çok mu sevinmişti? Basçı zenci abimiz amatör kamerayla seyircileri mi çekmişti?
Azzz sonraaa.
BHP'nin kullandığı en ilginç enstrüman yoksa bir testere miydi? Bir süre kalabalıktaki koca saçlı insanlardan dolayı görülemeyen testere Termin mi zannedildi? O uzaysal sesle akordeon ve keman olmadan bizi uzaya çıkarabilmiş miydi?
Azzz sonraaa.
Ghetto'nun clubber tayfası orta sahanın gerisinde konuşlanıp neden sürekli bira tokuşturma sesleri ve arka-sırada-konuşanlar sesleri çıkarıyorlardı, konser mi sarmamıştı, yoksa saygısızların önde gidenleri miydiler en sevilesi, en kalp yakıcı BHP şarkıları terennüm edilirken?
Azzz sonraaa.
"It's a crime I never told you about the diamonds in your eyes" daha kaç kez bu gruptan seve seve canlı dinlenirdi?
Her şeye rağmen BHP'yi canlı görüp toprağa öyle girecek olmayı bilmek sevapların en karası, en güzel değil miydi?
Konserden bir video: DA-DAN DANDA-DANN

